PAYLAŞ

”Ben Âşık Tekini (Tekin Polat). 1979 Ekim ayında yani annemin deyimiyle son pancarlar sökülürken doğmuşum. Maraş‘ın Elbistan ilçesinin Tepebaşı mahlesinde. Dedemler Malatya Kürecik‘ten göç etmişler Elbistan Tepebaşı’na o zamanlar…
Yarım asırdan fazladır burada ikamet ediyoruz. Yani ne kadar Malatya kökenli olsak ta Elbistan suyu içip, Elbistan tozu yutup, Elbistan kültürü ile büyüdük…

Ülkemizde sağ ve sol diye ayrışmanın olduğu dönemlerde, insanların sokağa çıkmaya korktuğu yıllarda doğmak hiç te kolay olmamış tabii ki… Ailenin 4. çocuguyum 3 oğlan, 3 kız, 6 kardeşiz… Orta halli bir çiftçi çocuğuyum… Doğduğum yıldan beni ülkedeki siyasi olaylara tanık olmak, ilk aklımızın yettiğinde ‘cunta’ diye adlandırılan bir yönetim anlayışıyla büyümek, özgürlüğü tanımadan yasakları öğrenmek ve en önemlisi Mahzuni Şerif türküleriyle büyümek ve dinlediğim bir çok türküsüne tanıklık etmek olacak ki, beni de etkilemişti türküleri. Diğer ozanlar gibi rüyamda bir pir elinden bade şerbet içmedim, tamamıyla yaşadığım dönemden etkilenmiş olmam ve Mahzuni Şerif türküleriyle büyümüş olmamdan kaynaklanmıştır, halk müziğine ilgim ve müzik hayatına atılıp, yer yer şiir yazıp beste yapmam…
Ailemde hiç saz çalıp söyleyen yoktur. O yüzdendir ki türkülere olan yakınlığım vardı ama bunları icra edecek bir bağlamam ve bunu ögretecek bir ustam olmadı… Taa ki lise dönemine kadar… Sonrası biraz aklımız yetmeye başlayınca Elbistan‘da açılan, Cengiz Demir yönetiminde bağlama kursuna başladım ve bağlamayı erken bir zamanda çalıp muhabbet ve sahne programlarında icra etmeye başladım… Daha o yaşlardayken bana büyüklerim ‘Tekini Baba‘ diye seslenir oldu… Bu da beni onurlandırıyordu tabii ki… Bu şöhret beni daha olgun hale getirmiş, artık insanlar beni Aşık Tekini diye tanır olmuşlardı… 2003 yılında Elbistan’da bir yerel radyo olan Radyo Umut‘ta program yapmaya başladım ve bu programım 12 sene sürdü… O programda sadece türkü söylemek değil, yer yer konuklar almaya da başladım ve ülkedeki çarpık gidişata karşı yorumlar eleştiriler yapmaya başladım. Sonrasında sokağa kulak verdiğimde, insanların sıkıntılarını, dertlerini duyar oldum ve dilimin döndüğünce onları da yorumladım ve sorunları dile getirdim… Kimisini türkü olarak, kimisini eleştiri olarak… Bu beni daha başka bir Tekini yapmıştı… Kimisi ‘siyaset yapıyorsun ne yapacaksın, türkünü söyle’ derken kimisi de takdir teşekkür edip alnımdan öpüyordu… Ben doğru yolda olduğumu biliyordum ki duruşumu ve yolumu hiç bozmadım… Hiç bir din ırk dil renk ayrımı yapmadan yoluma devam ettim ve yaşadığım yörede yediden yetmişe herkesin gönlünde bir yer edindim kendimce… Beni eleştirenler de çok oluyordu; eleştirilere kulak veriyor ama karşılık vermiyordum tabi ki; eleştirilmek güzeldi benim görmediğim eksiklerimi görmemi sağlıyordu, bunu biliyordum… Ve beni eleştirenlerin de bir gün gelip, bana teşekkür edeceğini çok iyi biliyordum… O kadar çok eleştiri yaparken kendimi de siyaset içerisinde buldum ve çok kısa süre bir partide siyaset yaptım, belediye başkan adayı oldum… Daha sonrasında anladım ki doğru ve dürüstlük siyasette yürümüyor… Siyasetten uzak kalmayı tercih ettim…
İlk eserlerimden mahallede yaşayan ‘sülemen emmi’ diye bilinen bir amcamızın ölümüyle, ona 1998 yılında yazmış olduğum ‘sülo emmi’ türküsüdür. Daha sonraları ‘gülüm dağlarda sevdanın rengi’ gibi sözü ve müzigi bana ait olan türkülerimle, önce çevremde sonra da bulunduğum memlekette, insanların yüreğine seslendim… Radyo programına başlamamla birlikte farklı ozanları da yakınen tanıma fırsatım oldu ve Mahzuni dışında Aşık Ali Nurşani, Perişan Ali, Meçhuli, Vicdani, Emekçi, Neşet Ertaş gibi birçok önemli ozanları da işler olmuştum hayatımda… keşke o yıllarda ozanlar atışması yapılsaydı bizim buralarda da bizler için daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ama böyle şeylerden uzaktık, sadece arada yapılan konserler ve o konserde genellikle kültürel değildi, halay konserleri haline gelmişti… Buna rağmen bu kültürü yaşatabilmek zor bir durumdu… Arada cemevine gidiyor, çok nadir yapılan cemlere katılıyordum ama her girdiğim ortamda bir şeyler ögrenmek istiyordum ne kaparsam kar diyordum… Dünyaya tekrar gelsem halk ozanı olmaya çalışırım yinede… yaptığım işten zevk alıyorum… Yalnız halk ozanlığından, ekonomi anlamında bir gelir elde etmedim… ilk bağlama çalmaya başladıgımda çay ocağında çalışıyordum. Sonra çeşitli işlerde, şirketlerde çalıştım. Şimdi ise bir kırtasiyede çalışıyor, geçimimi öyle sağlamaya uğraşıyorum… En büyük hayalim kendi eserlerimin olduğu bir albümü yapabilmek ama maalesef ekonomik şartlardan dolayı bunu henüz gerçekleştiremedim.
Benim annemin babası da Ardahan Posof’tan Afşine göç etmişler. Çok uzun yıllar önce Afşin’deki köylerinin adı da zaten geldikleri köyün adı Posof olarak bilinir…
Bir tarafımda da Çerkezlik var. Benim anne annem Afşin ve Göksun arasında bulunan çerkez köylerinden olan sogucak köyündendir… Belki herkese nasip olmayacak bir kültürü taşımak yanı sıra hem kürt olmak hem çerkez olmak hem alevi hem sünni olmak bir farklılıktır diye düşünüyorum bu ovada… O yüzdendir ki hiçbir dinde ve dilde ayrımım olmadı. Keşke dünyadaki bütün dillerinde konuşabilsek ama yaşadığımız coğrafyada insanların dillerini konuşması kadar zor bir yaşam şekli görmedim… Benim için dil insanın kendini en iyi anlatma aracıdır. Her insan bir dildir…
Din ise insanların vicdanıdır. Neye inanırsa inansın vicdan olmadığı sürece bir anlamı yoktur inancın… Bu dünya evren herkesin ve canlı cansız her şeyin ortak yaşam alanlarıdır. O yüzden savaşlara karşı durmak ve her atılan oka karşı gülle karşılık vermek, pirimizden öğrendiğimiz gibi, temel felsefemiz haline gelmiştir…
Ömrüm yettiğince yolumdan şaşmadan doğru bildiğim yolda ilerleyerek sanatımı ve yaşamımı da böyle sürdüreceğim.

‘El ele el Hak’ka, Maraş’ta yaşayan şair Abidin Doganay‘a uğrayıp tanımzanızı isterim.Bir de kadın bir ozan arkadaşımız; ‘Evin’…..

sevgi ve saygılarımla” (01.04.2017)



 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here