PAYLAŞ

herkes kendi köyünden başlamalı Mâle Buttân; doğduğum köydür. Azi ja mole buttânım (Ben Buttân köyündenim). Mâl, ev demek Kürtçede. Butto ise bir isim. Türkçeye Bulut olarak çevriliyor. Fakat bu doğru karşılığı değil. Kürtçede ‘But‘ – Butto ismi özellikle Maraş bölgesinde sıkça kullanıldığı halde, bulut anlamına gelen ‘avr‘ ile alakalı değildir. Butto bir çok dedemizin ismi idi. Köyümüzün hemen altında bar âve (derenin aşağısı- suyun altı-önü) dediğimiz alanda bir türbesi olan dedelerimizin babası dedesi olan bir ermiş yatar. Ondan dolayı o ziyaretimizin çevredeki adı ‘Havşıki Butke’ olarak bilinir. Havşo avlu demek, aslında yaygın kullanımı hemen toprak damların yanına kurulan ağıl tarzı etrafı örülü küçük alanlar anlamındadır. Bu tarz ermiş ziyaretlerimiz de açık alanda mütevazi, küçük küçük ocaklardan oluşan, etrafları taşlarla örülü ‘havşık’lardır. Havşo havşık şeklinde sevecen bir hal alırken Butto Dede de Butke olarak dönüşür.
Çocukluğumuzun en heyecanlı serüvenlerinden birini hatırladım; yol üzerindeki bu dedemizi ziyaret eden yolcuların peşi sıra koşarak, başucuna, bir taş parçasının altına bırakılmış ‘para’ya ulaşmak idi. Tarih boyunca yolcular ağırlamış iki hanın tam ortasında yatan dedemizin nasibi parası o kadar çok değildi tabii ki ve biz köyde çokça çocuktuk. Üstelik tam 8 köyün ortasında bir arazide ve hemen hepsi aynı aşiretin çocukları idik. Sanırım bir kaç sefer  bir kaç bardak çekirdeğe yetecek kısmetim olmuştu; Eski zaman olsaydı bu hanlardan birinde ‘şarap var mı’ diye sorardım -olasılık- ermeni dostlara…

Uğraşmaya ve çabalamaya devam ettiğimiz ‘Maraşlı Sazbandlar‘ biyografik tasnif çalışmasına başlarken, ‘herkes kendi köyünden başlamalı‘ diye bir sohbet başlığımız olmuştu. Şimdi bu minvalde devam edeceğim yazıda, kendi köyümden başlayarak genele doğru gitmeye çalışacağım coğrafyamda.

Mole Buttân (Hançıplaklar) köyü Sinemilli aşiretinden Kikkânlar, Kelîklar, Vaysîklar gibi kabilelerden oluşan ve 85 yılında 108 hanesi olan bir Kızılbaş Kürt köyü.
Elbistan Nurhak yolunda ilerlerken karşılaşılacak tüm köyler çeşitli alt kabile ve obalardan oluşan iç içe geçmiş aynı aşiret mensubu akrabadırlar. Karaçar, Zerdekeş, Güblüce, Zillihan (Xâne), Küllü, Ağcaşar, Malap, Soycâx, Kosâw, Kânê Dızân (hırsız pınarı), Derbent, Taşlık, Xofîkân, Kopân, Mirâli, Nergele, Anbar, Çiftlik, Osman kuyusu, Tavkaylâna kadar devam eden bir bütün olarak incelendiğinde Sinemilli aşiretinin yaşadığı kesintisiz maraş coğrafyasının bir boğazındadır Molebuttân.

Mole Buttân sırtını görkemli Salavan Dağı’na yaslamış kabilelerin kışlağıdır aslında. Bu coğrafyalarda ‘3 harmanın olmalı oğul’ diye aslı Kürtçe bir deyim vardır. 3 harmandan kasıt, hayvan yani davar, tarla yani arpa buğday ve üzüm bağıdır diğeri de. Bu 3 harmanda da binlerce yıllık deneyimlere sahiptir aşiretler.
Kıl çadırdır asıl damımız; onun da aslı keçedir, kuzumuz yavrumuz; hem yatak hem yorganımız…

Bir topluluğun sıfırdan böyle peynir yapabilmesi için bence en az onyüzbinmilyon yıl birikim gerekir… Eşi benzeri yoktur. Taş gibidir. Tuzlu suda muhafaza edilir. Üzerine sıcak su eklenerek süzülür ve öyle sıcak sıcak yenir…

Bağcılık ve üzüm ise çocukluğumda sayısız çeşidini Kürtçe isimleriyle saydığımı hatırlıyorum; Tûri raş ve gawr (siyah -beyaz üzüm) olarak ikiye ayrılıp, kışın ağzı dikilmiş çuvallara evrilen bir işçilik ile onlarca çeşit ürün üretilirdi.
Tüm bu işler toplu yapılan ve tabiatla güneş ve mevsimle dönüp duran bir devri aktarımla devam etmiş yüzyıllardır.

Pazi Xîrîk (kırık davar-keçi) eğer Salavanda yayılmışsa bölgede çok kıymetli bir et elde edilir. Antep ve çevre illerin kültürel mutfağı bunu yıllardır bilir. Bu Nurhakların kendine has bitki florasının yanında özellikle Salavan dağının sarp yapısıyla da ilgilidir. Hayvanlar sürekli tırmanmak zorundadır. İnsanlar da hayvanlarla birlikte göçerler ve dört mevsim bir döngüde tamamlanır bu yaşamda. işte kışlak yerlerimiz olan bu günkü damlarımız ve buğday ile üzüm aldığımız arazilerimiz ile yayla yayla taş be taş her köşesinde bu coğrafyanın, bir tarih ve yaşanmışlık var bizlere ait, köklerimize ait.

‘ekrad taifesi’
3 harman aşamımızdaki gerçekliği tarih sayfalarında da not edilmiş … Bu köyler ve devamıyla Gücük Kürecik köylerini dolaşan Nurhaklar ve yaylaları Osmanlı idaresine geçen son beylik olan Dulkadiroğulları Beyliği döneminde aynı aşiretlerin kışlak ve arazi alanı. Coğrafyadaki aşiretlerin tarihi ile ilgili bir çok veri artık netleşmiş olsa da Besni sancagı Tahrir defterinde yer alan çeşitli kayıt ve dava tutanaklarından anlaşılıyor ki 1500’lü yıllarda aynı şekilde buralarda idik ve ‘ekrad taifesi’ olarak tanımlanıyorduk. EKRAD, Arapça kelime imiş, ‘konar-göçer halklar için kullanılan bir kelimedir‘ deniyor. Böyle söylenince bu aşiretlerin göçmen kuşlar misali o coğrafyanın asıl sahibi olmadıkları savının ‘dev‘i yatıyor da uyanacakmış hissine kapılıyorum; Bir yere gitmiyorlar çünkü yaylaya çıkıyorlar iniyorlar…

‘konup göçmek evliyalar işidir’
Nurhak dağları, Engizekler, Koç dağı, Binboğalar bu dağlar izin vermez oturmanıza; yeşilin, çimenin, otun peşinde Agustos ayında en zirvededir herkes; yaşam da oradadır.  Yüzümüz güneşe ve Nurhaklara, Kara Dada’ya bakar. Tarihi hanların etrafındaki tarlaların aşiretlerce işlenmesi komşularımız gittikten sonra başlamış olmalı; ama bu yakın tarih değil çok çok eski bir zamanda olmuş olsa gerek. Çünkü bu boğazda ve Nurhakların tüm yaylalarında yüzyıllardır aşiretler yaşıyor ve Afşin Kürecik Darende bölgelerindeki gibi sözlü bir tanıklık ya da aktarıma rastlamıyoruz. Bu coğrafyada Nurhak ve yılan ovasına kadar aşiretlerin yüzyıllardır kendilerine ait küçük arazileri ve hayvanlarını idare edecekleri otlakları vardı. Bunların dışında bir çok araziyi son yüzyılda, zaman içerisinde ağalar ve Türk eşraftan aldıkları biliniyor.

Bu coğrafyalarda birlikte yaşadığımız, komşuluk yaptığımız, bunlar ve daha fazlasını etrafımızdaki izlerinden bildiğimiz yoksul Ermeni halkından kalan harabelerin genç nesillerimizce beyhude uğraşlarla tahrip edildiğini de hala duymaktayım. Bölgenin en büyük efsanesi; yıllardır ne höyük bıraktı ne kale, ne taş bıraktı ne dane…

Hititlerin son zamanlarından bu güne tarihin çok önemli sahnelerine tanıklık etmiş Nurhakların her karışında bir değer aranabilir. Yoksul insanların geride kalan harabelerinde aranacak o kadar kıymetli şeyler var ki…

Havşıki Butte ziyaretimiz Bulut Dede ermişimiz dedemiz… Miralide Halil Baba, Pazarcık Pulyanda Elif Ana gibi… Evliyamız… Ziyârâtê Sevî (Yetim(in) Ziyaret(i)) ise Kızılbaş Kürt ritüellerinde sıkça rastladığımız yüksek bir tepe-dağ başında mitolojik bir çok aktarısı olan inanç ziyaretlerindendir. Yılda bir toplu halde çıkılır kurbanlar kesilir, herkes kendi ocağını kaynatır ve taşlar üstüste konarak dilekler tutulur, yeni adaklar adanır… Salavan Dağının en yüksek zirvesidir Ziyârâtê Sevî... Çoçukluğumuzda dede ve nenelerimiden edindiğimiz bu muhteşem ritüel tırmanışını her sene tekrarlamaya çalışıyoruz…

Köyümüze iki dede hizmete gelirdi. Gozal Dede (Atasoy) Doğanşehir Dedeyazı köyünden. Bizim köyde bir kaç kabilenin dedesi idi. Aynı zamanda aslen Mirali köyünden olan annem ve dedem de Gozal Dede’nin talibidirler. Kikânlar Mole Buttân’da benimde doğduğum kabilenin ismi. Doğanlar ve bir kaç soy isim daha. Sinemilli aşiretinin çok geniş bir kabilesidir. Kikânların pirleri şimdi Çağlayancerite bağlı Şıxraş köyünden Hasko Dada, Mamko Dada idiler. Mamko Dede Mersinde yaşıyor. Yazları köyünde kalıyor. 2015 yılında ziyaret etme şansım oldu. Tarifsiz bir duygu yaşadığımı söylemeliyim; kopmuş, kırık zincir halkaları yutmuşum gibi bir his…
Köyümüz bir çok muhabbetin, gırgır şamatanın, sazın demin ve doğal olarak misafirin eksik olmadığı şenlikli bir yurt idi. Sazın sözün ortasına doğdum sayılır. Haraniri haraniri bildim bileli mırıldanırım türkü söylerim; etraftaki herkes öyledir. Bu yolculukta salık vereceğim en önemli isim elbette pirim Perişan ALi‘dir. Gelir kalırdı nenem dedem çok severlerdi. İlk gördüğüm sakallı sazband o idi. sarımsak yedirirdi bana; kafa açar diye her halde; pek hayrını görmesem de ‘zeki olacak bu çocuk’ demişti… Şimdi ondan bana miras bu zekayla Perişan‘ın biyografisini yazmak da bana düştü böylece…
Bir isim daha eklemeden geçmeyeyim; Çevre köylerde saygıyla anılan ve çokça bilinen Nergele‘den bir Eğitmen (ağitmân) var idi. Hem bize dedemlere gelirdi hem de hakka yürüdüğünde dedemle ben de gitmiştik köyüne. Hayatım boyunca unutamadığım bir karakter olarak aklımda kalmıştır….
Sazın sevdasına tutulan ilk ben değilim köyde; Diwane Nasko (baldan bir gönül) nereden sevdalanmış onu da bilmiyorum. Ama arada hepimizin sevdalısı sevgili Mehmet Naci (Doğan) abimiz, biz tüm sonrakiler üzerinde etkili olmuştur; hala da bize rehberlik etmektedir…
Yörenin Kürtçe Türkçe hemen tüm eserleri babalarımız neslince çalınıp söylenirdi cemiyetlerde. Bu köylerimizin bütününde hemen aynı müzikal formlar dolaşırdı. Yaygın söylenen anonim kılamların yanı sıra yeni çağın seslerinden Mahzuni, Meçhuli gibi dönemin  sazbandlarının eserleri özellikle sevilir öalınıp söylenirdi. Aslen halaylar, kına türküleri destanlar, mesellerdeki şarkılara, deyişlerden ağıtlara çeşitli başlıklarla ayrıntı bulacak, geniş bir folklorik yelpazeye sahiptir, bu coğrafyadaki müzikal repertuar…
bu çalışma vesilesiyle yeri geldikçe dostlarla paylaşmak üzere deyip bu yazıyı tamamlayaylım,,, Aşk ile…

devam edecek…

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here