PAYLAŞ

‘Sivas Yolunda Şiirlerle Tanrı Arayışı’
Hakikat Aleviliğinin en bilinen arayışçı şairi; ‘Ehli Kamil’, filozof, herkesin dostu Karaca Melûli, 14 Kasım 1989 yılında hayata gözlerini yumar. O aslen bu yolculuğunda, 97 yıllık yaşamında, bir mistikler ve filozoflar coğrafyası olan Maraş-Sivas hattında efsaneleşmiş, daha Hak’ka yürümeden Hak’la bir bütün olduğu toplumca kabul görmüş, gerçek bir ‘yol insanı’dır. Bilgeliğinin son günlerinde kaleme aldığı ‘20. Asrın Sonunda Neler‘ şiirinde 1980‘li yılların ‘memleket atmosferine’, O’nunla bakmamızı sağlıyor;

”Yirminci Asrın sonunda neler
Kuzu kurt ağzında anneler meler
Yükselmiş feryatlar gökleri deler
Sanki yeryüzünde kopmuş KIYAMET” / Meluli (H.Karaca Erbil)

Hakkında çok özel bilgilerin de yer aldığı bir kitap; ‘Meluli Divanı ve Aleviliğin, Tasavvufun, Bektaşiliğin Tarihçesi’ adlı bu çok özel divan, ölümünden hemen sonra, torunları Latife Özpolat ve Hamdullah Erbil tarafından özenle hazırlanıp, kısa süre içerisinde de yayımlanmıştı. 36. sayfasında, ‘1950’li yıllara kadar yazılan şiirler’ bölümü ile başlayan divanın, ilk şiiri (belki de ‘Karaca Hüseyin’in’ ilk şiiri) şöyle ;

”Çok şükür açıldı bize bugün meydanı Gerbelâ (1)
Biz imamlar varisiyiz, mirasımızdır bu bela
Anın için başımıza yezitler açtı bin bela
Acısın halimize o güzel mazlumlar şahı
Çıktı göklere dayandı yetim mazlumların ahı

Şekmetti (2) işte felek göründü bize âkibet
Çevirdi her yanımızı tükenmez derd-i mihnet
Yaralandı ciğerimiz, kalmadı sabır ve takat
Acısın halimize o güzel mazlumlar şahı
Çıktı göklere dayandı yetim mazlumların ahı

Bu ah ü figanımıza yatan şehidler uyandı
Ağladı gökte melekler ye’s-i (3) matem bağladı
Bir biz değil, bunu duyan bütün insanlar ağladı
Acısın halimize o güzel mazlumlar şahı
Çıktı göklere dayandı yetim mazlumların ahı

Meluliyim bu ateşin dumanını gören yoktur
Allah’ın rızası için bir teselli veren yoktur
Acınıp bu halimize yetimleri soran yoktur
Acısın halimize o güzel mazlumlar şahı
Çıktı göklere dayandı yetim mazlumların ahı”

(1)- Gerbelâ: Kerbelâ, (2)-şekm: (Ar.) sertlik, güç, kuvvet, (3)-ye’s: (Ar.) umutsuzluk gibi notlardan sonra şiire baktığımızda, Meluli’nin Kerbela Katliamı’a yaklaşım biçimini, dahası tanrı anlayışının bazı donelerini görebiliyoruz.
”Çok şükür açıldı bize bugün meydanı Gerbelâ (1)” ile destanını başlatan ozan-filozof, hem İslam dininin en önemli ‘insan eliyle yaratılmış’ trajedik vakasına vurgu yapıyor ve ‘tanrının gözünün önünde’ cereyan etmiş bir olayda ‘insan’ın durduğu-durması gereken yerde, mazlumun yanında olmakla şükrediyor, hem de bu güne vurgu yaparak, ‘Kerbela’ ile simgeselleşen bu tanrı-insanlar-sevgi-merhamet-savaşlar ve bilumum kötülük karşısında yeni bir felsefik meydan açıyor. ‘Biz imamlar varisiyiz, mirasımızdır bu bela’ diye devam ediyor hemen; kaçarı yok der gibi; ‘bela‘. Tanrısal olmayan, insanların vahşetiyle ilgili ve tanrıya karşı insanlığımızdan utandığımız vakalarla dolu bir bela… Kerbela

Burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı olarak 3. ve 4. cümleyi de eklemek gerekir; ”Anın için başımıza yezitler açtı bin bela”. Yezid680 yılının 10 Ekim günü, bu gün Irak sınırları içerisinde yer alan Kerbela’da, Peygamber Muhammed Mustafa‘nın ailesinden Ali’nin oğlu Hüseyin ile beraber yola çıkmış 72 insanı acımasızca, en trajik şekilde katletmiş, babası Muaviye’den, Emevilerin Krallığını ve hakem olayıyla ele geçirdiği bir iktidar enstrumanı olarak kullanılan ‘İslam halifeliği’ni de devr almış, dinler tarihinin önemli bir ismidir.Bir yeni simgedir. Ondan sonra (yezid’ten) tüm insanlık giderek daha da netleşen bu vaka-i katliamı kınayarak ve onda simgeleşen kötülükle , onu ibadetlerinde de lanetleyerek daha da belirginleştirdiler;  ‘tanrının gözü önünde’ insanlığa bu zülmü yapanlarda simgeleştirdiler kötülüğü; Zalim=’Yezid’ ve Mazlum=’Hüseyin ve Çocukları’

Monos ve tanrı anlamına gelen theos; Monoteizm; insanların hep birlikte giderek yarattıkları bir tek tanrıyı arama zamanında yaşıyoruz aslen; tam 5 bin yıldır insanlar genellikle gökyüzünde beyaz bulutlar arkasında, çeşitli mabet formlarında resmedilmiş haliyle görebileceğimiz, insanın anatomik formlarında ışıklar ve bulutlar içerisinde, nurlu bir  ‘var’lık tasavur ve tasfir ediyorlar… İnsanlık tarihinin en önemli toplumsallaşma yönelimlerinden biri olan düşünme ve sorgulamayla birlikte diyalektik olarak gelişip günümüze kadar gelen tek tanrılı dinlerin, bir tarihsel bütünlük içerisinde, felsefik bir yükselişle, günümüze evrilip çeşitlenerek geldiğini biliyoruz. Düşüncenin ilk zamanlarından itibaren arayışına girilmiş bir şey olmalı tanrı; düşünsel buyutta aklımızda belirmeye başlamış en önemli sorular bizi buraya getiriyor; Hala geçerli taze sorular;
Yaşamın anlamı var mı, bizim bir anlamımız var mı, kimiz biz, ölümden sonra yaşam var mı,…
Mısır çöllerinde kölelikten ızdırapla azad olunan bir halkın sürgününde karşımıza çıkar ilkin inandığımız tanrının kelamı-şiir; Sina dağında topluluğu ve ailesi beklerken bir çalılığın içerisinden nurla sohbeti Musa Peygamberin, dinler tarihinin en önemli dönüm noktası olarak bilinir. Çünkü burada Musa sormuştur ona; kimsin sen, ismin nedir deyu ve ‘ben benim’ (sen de sen ol! der gibi) ilahi cevabını almıştır. O, O’dur. Tek olduğunu ve ondan başkasının olmadığını bildirmiştir Musa aracılığıyla; kavme ve ilk kez dokunmuştur insana iletişim kurmuştur…
Tek tanrı inançlı 4 dindeki tarihsel yürüyüş elbette Musevilik, Yahudilik,  Hıristiyanlık ve Muslümanlık dinlerinde farklı arayışlarla yürüse de aslen o ışık ve ulaşılmaz, tek ve yüce olan, kadim ve yaratan olan, noktasında temel yaklaşım disiplinleri aynıdır. Tanrı tektir ve ondan başkası yoktur. Tüm bunların ne anlama geldiğini bir tek o bilebilir ve tanımlayamayacağımız kadar gizemli, tasvir edemiyeceğimiz kadar da hafzalamızdan uzaktır.
Aslen ‘hepimiz aynı tanrıya inanıyoruz’ demenin yeridir şimdi; Dinler tarihinin en önemli ‘kutsal’ merkezlerinden birisi Kudüs; son yüzyılda ‘tanrının gözü önünde’ akıl almaz sahnelere tanıklık etti, ediyor. Konstantinopolis’in çan ve ezan, İstanbul’a evrilişi gibi;  Tanrı aynı; Barbarlar çağının iktidarlarının dinlerden anladıklarıyla yürüyen bir insanlık tarihidir de bu ‘dinler’ tarihi…

İsa Peygamber, bir insanlık yolcusu olarak trajik bir şekilde, “Halkı isyana teşvik etmek” suçlamasıyla, Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye valisi Pontius Pilatus’un emriyle çarmıha gerilip, akıl almaz şekilde katledilince simgeselleşerek, mazlumu temsilen zalimi tekrar resmetmiş ve tüm insanlığın mazlum algısını dönüştürmüş, kısa süre içerisinde ‘mesih‘ olduğuna inanılarak dünyanın en yaygın dini haline gelmiş Hristiyanlık; insanlar için tanrının bir işareti olarak görünen bu tarihsel olaylar bir bütün olarak son bin yıl içerisinde dört semavi din olarak tabir edilen tek tanrılı dinlerin sayısız yorumuna, çeşitli akımlar ve tarikatlarına, farklı farklı ritüellerle ibadet şekillerine rastlanmasına temel oluşturur.

Tarihsel perspektif içerisinde Mısır, Ortadoğu ve yaşadığımız coğrafya ile aslen tarihsel olarak batı kültürünün de temeli olan bu tanrı arayışında, Roma ve Emeviler sonrası dönem deyim yerindeyse dünyanın büyük bölümünde ve Anadolu’nun her yerinde hemen aynı tanrıya bin bir çeşit inanış şekliyle bağlılık vardır. Arayış devam etmektedir. Tanrının herkesle ilişki kurmadığı ve kitaplar ile peygamberler, kutsallıklar ve büyük olaylar üzerinden insanlara mesajlar ilettiği ortak ve yaygın kabuldür. Aslen bu zamandaki toplumsal hafzalada tanrı-insan ilişkisinde en sıcak gündeme tekabül eden, en trajik ve unutulmaz vakaa, Kerbela vakasıdır. Bu dönemde tüm insanlık için duyanın kalbinde ‘tanrının gözü önünde’ cereyan eden bu olayla yüzleşme belirginleşir.

Peygamber Muhammed Mustafa ile Ali’nin soyundan gelen ve ‘imamlar’-‘imamet’ olarak tabir edilen ailenin tüm mirasçı sayılacak çocukları, babadan oğula devamlılıkla öldürülmüş, binli yıllara kadar sistemli olarak katledilmişler. Zaman içerisinde ‘yezid’ ile simgeselleşen kötülük kavramının devamlılığını da tanrı arayışına eklemlemiş olmalıdır bu topluluklar illa ki. 1500’lü yıllara kadar Hak arayışçısı dervişlerin ve sufistlerin coğrafyası Anadolu’nun bütününü kapsayan bir anlayışın geliştiği biliniyor. Çeşitli ibadetlerle ulaşılmaya çalışılan ve farklı ritüellerle ifade bulan tanrı yüzyıllar içerisinde Hallac-ı Mansur‘un ‘En el-Hakk’, yani ‘Hak bende, ben Hak’kım’; ondan bir parçayım, onunla iletişimdeyim; Tanrı benimle bire bir iletişim kurabilendir; Ben hiç’im i de içeren bir yönelim biçimini ve yeni bir anlayışla aynı tanrı arayışını da toplumsalaştırarak ifade eder. Mansurun darı, asıldığı dar ağacı, ozanların dilindedir hala. 922‘de zındıklıkla suçlanıp Abbasi Halifesi Muktedir Billâh‘ın emriyle idam edilmesi, zalim ve mazlumu, insanlık yolunda temsilde, ayan ediyor. Bu kara bir leke değil midir, tüm insanlık için…

Meluli’nin 12 Eylül cuntasını ‘KIYAMET,  MİLLET, HAKARET, CİNAYET, ADALET kelimeleriyle imgelediği son dönem şiiri şöyle bitiyor;

”MELULİ’m kız gelin boyanmış yasa
Görülmemiş bir devlette bu yasa
İnsanlık dışıdır herşey hülasa
Ne vicdan, ne insan ne de MERHAMET”
(/Melûli – şiirin tamamı)

Son bin yıl, binlerce kavimle aslen, ‘Alevilik’ diye tabir edilen  ve kendilerine ‘Aleviler’ diyen bir toplumsal yaşam ile bunun etrafında yürümüş, serpilmiş, özgün bir kültürel-dinsel formla günümüze kadar ulaşmış bir ‘kavimler’ tablosu var ortada; Hak’kın insanda, ademde tecellisine inanan ve binlerce eren evliya ile yaşama bir yeni form veren, ortakçı, eşitliki ve doğacı, insan odaklı yeni bir yönelim getiren, Ona özleriyle bağlı olduklarını, aşkla zikrettikleri, bir tek tanrıya ve ‘diğerleri’ (yahudi, isevi, musevi, muhammediler ile) üstelik aynı tanrıya inanıyorlar; Her biri farklı ritüellerle bir araya geliyor, cem ve ayinler yapıyorlar; hemen hemen sadece yakın aileler içerisinde ibadet ediyorlar; yaygın bilinen şekliyle secdeli ve ‘5 vakit’ namaz kılmıyorlar;…
Konunun ne kadar karmaşık ve benim aklımı aşan bir görüntü sergilediğini örneklemek için, wiki’de bulduğum bir tabloyu ekliyorum; Ne kadar bilimsel bilemediğim, tuhaf, karmaşık ama arayanın çok şey bulacağını düşündüğüm bir kavimler tablosu;…

Kerbela-Kudüs-Bağdat-Sivas; 12 İmamlardan mirasla; Hallacı Mansur’da, derisi yüzülen Nesimi’de, Bedreddin, Babai erenleri ile Pir Sultan ve Muktedir uygulamalarıyla iktidardaki Osmanlıda simgeselleşen ‘zalim-mazlum‘ temsili nedir, Ey Erenler…
Bir tarihsel birikim olarak Alevilik ve kültürel bir özgün topluluk olan Aleviler, tüm bu zamanlar ve yüzyıllar boyunca biriktirdikleri ‘arayış-yol‘ birikimlerini, büyük oranda koruyorlar. Çeşitli versiyonlarla doğayı, insanı ve canı öne alan, hümaniter bir anlayışla Kuranı ve diğer kitapları kutsuyor, tek yaratıcıya inanıyor, O’nu Hak-Ğâde-Allah diye isimlendiriyor; Batınileştirip felsefeyi derinleştirerek Onun büyük aşkı ve nuruna sığınarak insanda tecelli ettiğini şiir ve ayinlerdeki ritüeller aracılığıyla salık veriyor ve özüyle Hak ademde tecelli eder diyor. Bu yüzdendir ki, ‘eren eyliya kimdir bilinmez’; ‘Hızır hazır nazır’; ‘Arkadaş dost yoldaş’ gibi bir ifadeyle yaşamın içerisinde işlevsel kılıyorlar; Hurafeyi yok ediyor, doğmatik olanı da reelleyerek insanlık ve sorularına katkılar sunuyorlar.

Yeni bir arayış ve sorgulayış var mıdır acaba; çocukların mutlak sorusu; ‘Tanrı bize iyice küstü mü acaba‘; yüzyıllar boyunca ezilenler ve zulüm altında yakaranlar ile onlara şah damarlarından yakın olan, insanlara ‘merhamet’ ‘sevgi’ ve ‘aşk’ ile güzelleşecek bir dünya vaad eden bu günü dünden bilen, Melûli’nin ilk şiirinde 4. cümlede tekrarla imgelediği ‘Mazlumlar Şahı‘ ile aralarında nasıl bir iletişim ve algılama var; ne tarz bir ilişki oluştu yenilerde…
‘Aleviler ve Hak’ları’; ‘mazlum’ ile ‘zalim’in hali ortada iken, insanlık kötülükler altında inim inim inletilirken, coğrafyasız feryadlar göğü delmişken;  Kahirede durum nasıl, Bağdatta sonra, sonra ‘Taranta – Babu’ya Mektuplar’ nasıl oldu da, köşedeki muhallebicide, tarantuna bavooo’ya dönüştü… Başkaca yazı denemelerinde umuyorum, araşmak üzere diyor, saygılarımı iletiyorum.
Sivas günleri yaklaşınca Hacı Bektaş’a da uğrayıp oradan saatinde Madımağın önüne yetişmek çiziyorum aklımda; Devlet duvar çekmiş aramıza Sivas’la; yan sokakta kanarya severler; biz çarşıda işkembeci; Resmi bir duvar dediğim; Kara bir duvar; Devlet duvarı; Cebimde bir Pir Sultan şiiri; ama yok Hayyam yazmış sanırım ya da Hasret’tendir tüm karışmam karışamamam…

”Gökyüzünde bulutları ayırmıştım
Berraklamıştım
Göğe az, toprağa çok bakardım
Derken geldi Hayyam
ve Hayyam
ve Ben” /Hasret Gültekin

Aşk ile…

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here